Siteye bir isim bulana kadar bununla idare ederiz

23.01.2012 14:30:32

Ben sizin için ölüyorum geri zekâlılar!


30 Ocak 2007'de Hürriyetim'de yayımlanan bir yazı...

Hiç tanışma fırsatım olmayan sevgili dostum ve meslektaşım Hırant'ın anısına...

(Bir yabancı derginin muhabiri 'Ermeni sorununu konuşacağım bir Ermeni aydını arıyorum' deyince, bir yerlerden cep telefonunu edinip Hırant Dink'i aradım:

- Hırant merhabalar! Ben Serdar Devrim, Hürriyet gazetesinden...
- Buyur Serdarım!

Oysa daha önce konuşmuşluğumuz bile yoktu. Toprağı bol olsun!)

* * *


Ben sizin için ölüyorum geri zekâlılar



Salıdan beri internette bir e-posta geziyor, cep to cep bir ‘SMS’ dolaşıyor: Travesti Cansu (Abdullah) öldürüldü. Herkesi ‘Hepimiz Cansuyuz, Hepimiz İbneyiz’ sloganıyla yürüşüşe davet ediyoruz. Siz Abdülcansu’yu bırakın da, Valentin Feldman’ı bilir misiniz?

İnternette ve cepterde gezen mesaj size de gelmiştir, şöyle:

 

DEGERLI DOSTLAR,

BEYOGLUNUN UNLU TRAVESTILERINDEN CANSU OLARAK BILINEN ABDULLAH,
TINERCILER TARAFINDAN ISTIKLAL CADDESININ ARKA SOKAKLARINDA OLDURULDU.

YARIN OGLE NAMAZINDAN SONRA CENAZESI KALDIRILACAKTIR. ANISINI TAZE TUTABILMEK ICIN, SIZLERI YARIN OGLE NAMAZI ONCESI BEYOGLU CAMIINDE BULUSARAK "
HEPIMIZ CANSUYUZ, HEPIMIZ IBNEYIZ
" DIYE BAGIRMAYA DAVET EDIYORUM.

TURKIYE TRAVESTILER DERNEGI BASKANI YONCA

*

 

Espri güzel diyelim…

 

En ciddi şeyi sulandırmakta, her şeyin dozunu kaçırmakta, bokunu çıkarmakta üstümüze yoktur maşallah…

 

Böylece abdestinden şüphesi olanlara batan, ‘Hepimiz Hrantız - Hepimiz Ermeniyiz’ çığlığıyla da alay etmiş olacak, mastürbasyon yapacağız…

 

*

 

Cansu adlı bir travesti yaşadı mı öldü mü, bilmem.

 

Travestiler üstüne bir dizi-araştırma hazırladığımdan beri, trajedilerini yüreğimin bir köşesinde hep hissederim…

 

Ama siz bırakın şimdi Cansu’yu Abdullah’ı da…

 

Bu ‘Hepimiz ibneyiz’e kahkahalarla gülenler…

 

Valentin Feldman’ı bilir misiniz?

 

Bir Fransız felsefe hocası, yazar ve direnişçidir.

 

Ülkesini işgal eden Naziler’e karşı savaşmış, sonunda Gestapo’nun eline geçmiş, altı ay boyunca bir hücrede elleri ayakları bağlı tutulmuş, altı ay boyunca arkadaşlarının adını versin diye ağır işkenceler görmüş ama tek kelime etmemiş ve sonunda, 24 temmuz 1942’de, bir duvar dibinde kurşuna dizilmiştir.

 

Adı Paris’teki İnsanlık Müzesi’nde bir bakır levhada ölümsüzleşmiş olan Valentin Feldman’in, idam mangasını oluşturan genç askerlere şöyle bağırdığı anlatılır:

 

- Ben sizin için ölüyorum geri zekâlılar!

 



 

21.01.2012 20:24:45

Bir okey macerası


Mustafa Bey dostum hababam 'SERDAR YAZMIYOR, DALGA GEÇİYOR, ORADA BURADA GEZİYOR' diye kocakarı dedikodusu yapanlardan değil. Sağ olsun o da katkı yapıyor bizim dükkana. Bir okey hikayesi anlatmış bize bu sefer...


BİR OKEY MACERASI

Belki de 12 Eylül öncesinin kanlı dönemine rasgeldiği içindir, ilk gençlik dönemlerimde kahveye gitmedim hiç. O nedenle de iskambil, okey, tavla gibi oyunların hiçbirisi ile muhabbetim olmadı. Babam da benden çok farklı değildi sanırım ki, evimizde tavla ve iskambil olmasına karşın pek oynanmazdı bu oyunlar.  Gerçi, merakım da, hevesim de, ilgim de yoktu! Bu yüzden de, hiçbir oyunu bilmeden büyüdüm.

Üniversiteye başladıktan sonra, isteksiz adımlarla öğrenci kahvelerine gidip gelmeye başladım arkadaş gruplarıyla birlikte. Gidiyordum ama… Zerre kadar zevk almıyor, “Offf!.. Yahu kalkın gidelim. Şu sigara dumanının ortasında oturmaktan ne anlıyorsunuz!..” diye söylenip duruyor, insanları verem ediyordum.

Kıl bir öğrenciydim yani!

Bu durum, üniversite son sınıfa kadar sürdü.

1985 yılının yaz aylarından biriydi. Var sayalım Temmuz… Bir Cuma öğle sonrası evde sıkıntılı bir şekilde pineklerken kapı çaldı... Kalktım açtım, arkadaşım Oral karşımdaydı. Hemen arkasında da Fethi ile Ziya duruyordu. Oral, “N’apıyon lan?!..” dedi. “Hiiç…” dedim, “Bir şey yaptığım yok. N’oldu ki?...”

Bizimkilerin kıyafetlerine bakınca ne olduğunu anlamıştım. Şortlar, terlikler, şapkalar, güneş gözlükleri… Bir deniz seferi vardı.

“Anamur’a gidiyoruz” dedi Oral, “Hadi hazırlan. Arabada bekliyoruz seni.”

Tamam sıkılıyordum evde oturmaktan ama… Adana’dan Anamur’a gitmek de akıl karı değildi yani! Üstelik o zaman arabalar klimalı da değildi ve hava sıcaklığı, günün hangi saatinde olduğumuza endekslenmiş bir şekilde 40 ile 50 derece arasında gidip geliyordu. Rutubet de cabası!.. Böyle bir sıcakta deli olan deliğinden çıkmaz, ucunda cennet olsa çekilmezdi o yol!

“İyi, peki…” dedim, uflaya puflaya odama dönüp hazırladım bir şeyler, indim aşağıya. Ziya kullanıyordu arabayı. Fethi, araba teybinin diyceyiydi. Oral yol boyunca konuşuyor bir şeyler anlatıyor, ben de uyuyordum. Petrol istasyonlarında, yol üzerindeki çaycılarda verilen yirmi otuz molanın ardından Anamur’a salimen vasıl olduk.

Deniz kenarında bir yerler bulup çadırımızı kurduk yiyecek içecek bir şeyler almak için Anamur’un çarşısına girdik. Ziya o dönem Anamurspor’da futbol oynuyordu ve Anamur’da havası binbeşyüzdü! Gittiğimiz her yerde büyük ilgi görüyor, ne istiyorsak beş kuruş para ödemeden alıyorduk. Biralar, çerezler, karpuz, şeftali…

Sıkı bir alışveriş yapıp çadırımıza döndük. Önce bir deniz yaptık, ardından biraları aldık elimize. Daha ikinci biralara başlamamıştık… Ziya, “Gelin lan” dedi, “Şurada okey oynayalım…” Oral’la Fethi de hemen “Tamam” deyip ayaklandılar. İyi de… Ben okey oynamayı bilmiyordum ki!.. “Ben okey oynamayı bilmem olum!” dedim, utana sıkıla… Ziya, “Kolay olum” dedi, “Ellibirin aynısı. On dakikada öğrenirsin.” Haydaaa…. “Ben ellibir oynamayı da bilmiyorum” dedim, kendime söve saya! “Gel Allan belası gel!.. Öğretiriz sana!..” der gibi baktılar. Kalktık, çadırın hemen yanındaki kahveye yürüdük, masalardan birine oturduk. Okey taşları geldi, masaya döküldü, karıştırıldı, dizildi… Kuralları anlattılar bana… Her sözün arkasından, “Anladın mı?..” diye sora sora… Yahu tamam… Kıldım, uyuzdum ama… Salak değildim! Neyse… Oyun başladı… Bir iki el oynadık... Hoşuma gitmişti bu oyun. Yokuş aşağı koyverdim kendimi, büyük bir zevk alarak oynamaya başladım. Bira, çerez, sigara, okey… Bira, çerez, sigara, okey… Bira çerez, sigara, okey…  Paso okey oynuyorduk! Gece yarısını geride bıraktık, günün ilk saatlerini de ekledik buna...  Artık sandalyede oturamayacak, ıstakanın üzerindeki taşları göremeyecek hale gelmiştik. Kalktık, çadıra yatmaya gittik.

Uyuduk mu, sızdık mı, bayıldık mı bilmiyorum… Vakit öğleye geliyordu uyandığımızda. Yüzümüzü bile yıkamadan denize attık kendimizi. Çıktık, kampingin soğuk suyuyla duş alıp, bir şeyler yemek için kahveye gittik. Ekmek arası tulum, zeytin, domates, biber ve büyük bir bardak çay… Arkasından küçük bardakta ikinci bir çay ve keyif sigarası… Tatilimizin ikinci günü başlamıştı.

“Ne yapalım bugün?..” diye sorduk birbirimize… Bana bıraksalar bir ağaç gölgesinde uyuyacağım ama… Bizimkiler yerinde duramıyor! “Şurayı gezelim, buraya gidelim, falan yeri görelim…” Allah insanlara enerji dağıtırken, bana nasıl pinti davrandıysa, bizimkilere de öylesine yağdırmış! Adamlardan enerji fışkırıyor!

Atladık arabaya, önce Mamure Kalesi, ardından Anamuryum’a gittik. Anamuryum, yapılarının neredeyse tamamının hâlâ ayakta durduğu antik bir kent.  Etkilenmemek mümkün değil. Mükemmel. Hayranlıkla gezdik Anamuryum’u… Deniz de çok güzel. Biraz da denize girdik…. Dönüş yoluna çıktığımızda hava kararmak üzereydi.

“Akşam ne yapalım?” muhabbeti başlarken arabada, “Okey oynayalım!..” dedim büyük bir iştahla. Tadı damağımda kalmıştı gece oynadığımız okeyin.  Bizimkiler “Diskoya gidelim, üç beş kız görürüz” filan diyorlar ama dinleyen kim!.. “Lan olum, şu oyunu sana öğrettiğimize pişman etme bizi!.. Okey filan yok bugün. Önce gidip bir yerde rakı-balık yapıyoruz, ardından da kıyıdaki diskoya gideceğiz. O kadar!” dedi Oral. Fethi ve Ziya da Oral’ın bu kararından yana kullandılar oylarını. Yıkılmıştım. Tüm hevesim kursağımda kalmıştı. “Tamam” dedim, “Dünkü gibi oynamayalım. Bir el oynayalım. Sonra rakı-balık ve disko faslına geçelim. Hatta, diskodaki ilk biralarınız da benden.” Bizimkilerin gözleri parladı beleş birayı duyunca… Kabul ettiler. Kahveye gittik, o muhteşem yeşil çuhalı masaya oturduk, okey takımını istedik…  

Okey takımı ve biralarımız geldi. Önce biralarımızdan birer yudum aldık, sonra taşları boca ettik masanın üzerine, bir güzel karıştırdık ve dizmeye başladık… Dizdik, dizdik, dizdik… O ne?!... Bir taş eksik! Garsonu çağırdık, “Bu takımda taş eksik birader. Yenisini getirir misin?” dedik… Çocuk, “Tabi abi” dedi, masadaki takımı toplayıp, yenisini getirdi. Yeni takımın taşlarını döktük bu sefer masaya, şakır şukur sesleri eşliğinde karıştırdık dört bir koldan… Tekrar dizmeye başladık… Hasttir!... Gene bir taş eksik!.. Oral, “Kalkın gidelim olum. Boş verin okeyi!” deyip, Fethi ile Ziya’yı kışkırtmaya çalışıyor ama… Ben buna meydan vermeden yeni bir okey takımı istedim ve masadakini hemen almasını söyledim garsona… Yeni bir okey takımı geldi, masaya döküldü gene… Karıştırdık sil baştan tüm taşları… Oflaya puflaya dizdik…

Olacak şey değil!.. Yine bir taş eksik!

Sanki kahvenin garsonu bizle dalga geçiyor, her seferinde bir taş eksik takım getiriyordu. Tamam da… Niye böyle bir şey yapsın ki?.. Ben tam yeni bir takım istemeye hazırlanırken… Oral, “Hadi olum gidiyoruz. Başlayacağım sizin okeyinize de, taşınıza da!..” dedi, masadan kalktı. Ben ne kadar, “Bi dakka durun yahu! Yeni bir takım isteyelim.” filan desem de… Dinleyen kim!.. E haklılar da. Okey oyununa, eksik taşına, garsona, masaya söve söve balıkçının yolunu tuttuk. Oturduk, balıklarımızı, rakımızı söyledik ve sohbete başladık. Sohbet güzeldi… Kalkamadık masadan bir türlü. Güneşin doğmasına çok az bir zaman kalmıştı. Ziya, “Kahvaltıyı Alanya’da yapalım lan?” dedi. Çılgınca ama güzel bir fikirdi. Atladık arabaya… Ver elini Alanya!...

Güneş doğarken Alanya’daydık. Kahvaltı edecek bir yer arıyorduk ama… O saatte açık tek bir yer yoktu ve kahvaltı edecek bir yer aradıkça daha da çok acıkıyorduk! Sonunda pes ettik, kepenklerini erken açmış bir bakkalın önünde durduk. Biraz peynir, biraz zeytin aldık… En yakın fırının nerede olduğunu sorduk, öğrendik... Ve… Kahvaltı harekatını başlattık.

Kahvaltımızı ettik, Alanya’nın yollarında biraz turladık ve öğle sonrası tekrardan Anamur’a döndük. Doğrudan bizim kahveye geldik, biralarımızı alıp dün gece okey oynadığımız masaya oturduk... Bizimkilere baktım, “Okey oynayalım mı?” dedim ama… Bizimkilerin dünden kalan sinirleri hâlâ geçmiş değil. Duymadılar bile benim okey teklifimi! Ben de üstelemedim… O anda masanın çuhasındaki delik dikkatimi çekti. Deliğin ucundan beyaz bir şey görünüyordu. Parmağımı soktum, ucu görünen beyaz şeyi çektim dışarı çıkardım… Bir okey taşı! Dün geceki eksik taşlardan biri olmalıydı bu! Çuhayı masaya yapışık tutan don lastiğini çıkardım, çuhayı kaldırdım… Tam tahmin ettiğim gibiydi. Bizim okey takımlarının eksik taşlarının hepsi çuhanın altındaydı! Biz, her yeni takımın taşlarını karıştırırken, taşın birisi delikten çuhanın altına gidiyormuş meğerse. Biz de kek gibi, her seferinde “Taş eksik” deyip, garsondan yeni takım istiyorduk!

Eksik taşları bulduğuma sevinmiştim sevinmesine de… Okeyden de soğumuştum! “Gelin denize gidelim” dedim bizimkilere, “Şu deliği de, taşları da gördükçe sinirlerim tepeme çıkıyor!”

Bu kez oy birliği ile masadan kalkıp, denize gitmeye karar verdik. Ardından yine bira… Yine balık, yine rakı… Bazı geceler muhabbete ara verip gidilen disko turlarında yaptığımız kız kesme operasyonları…

Bir hafta kadar kaldık Anamur’da ve döndük Adana’ya. Yaklaşık 30 sene geçti ve bizim çocuklarla bir araya her gelişimizde çuhadaki delik yüzünden bir türlü oynayamadığım okeyi konuşup gülüşürüz. Haa.. Bir de bir grup turist kıza söylediğim laf var. O laf yüzünden, hem kendimin, hem de bizim çocukların kısmetine(!) mani olmuştum. Onu da başka bir zaman anlatırım.

Mustafa Öncül

 

20.01.2012 12:38:15

İyi ki doğdun be Kemal Amca


Arkadaşlar, Kemal Bey Amcanız'ın bir çukuru iyica ayakta artık...

Pardon bir ayağı iyice çukurda artık!

60 yaşa doğru kararlı bir adım daha attı bugün!

İYİ Kİ DOĞDUN BE KEMAL AMCA

BU DÜNYA SENSİZ ÇOK TATSIZ OLURDU! :))))

14.01.2012 17:47:53

Okey


Yıllardır ilk defa bir cumartesi günü çalışmadım.

Akşam, lapa lapa kar yağarken, bana okey oynattılar.

Ve ben, Serdar, kızıma verdiğim bir aptal söz yüzünden, İŞİ TAMAMEN ŞANSA BIRAKTIM.

Meğer böyle oynanınca okey ne kadar sıkıcı bir oyunmuş.

İş sadece şansa kalınca da, millet tek taşa dönerken ben daha bir üçlüm olmadığı için oyunu kaybettim.

Karıma ve çocuklara okeyde yenildim Kemal!

Kurt kocamış artık iyice...

Red Kit'in bir kitabındaki bir kumarbazın sözlerini hatırlıyorum:

Hile yapamayacağın şans oyununu oynamayacaksın!

Kemal Amcanız ne demek istediğimi anlatsın size...

09.01.2012 12:39:37

Benimle cinsel ilişkiye gir yoksa boşarım seni


Serdar'ın Hürriyet İK'daki son yazısı

 

Sadece Ertuğrul Özkök, Ahmet Hakan, Ayşe Arman mı yapacak?

Ben de şu tatil gününde ağzınızın tadını kaçırmadan bir ‘pazar yazısı’ attırmayı,

ben de ‘okutur’ denilen konulara girmeyi,

ben de ‘gelgelli seksi başlık’ atmayı bilirim icabında!

*

Fransa’da yürütme (yani Sarkozy) mis gibi yatağını yaptı ve yasama (yani Fransız Meclisi) ifade özgürlüğünü kanun yoluyla kısıtladı.
Fransa’nın yaşayan en önemli tarihçilerinden Pierre Nora’nın dediği gibi, Sarkozy bir taşla iki kuş vurma derdinde:

1- Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ermeni oylarını almak, ama asıl

2- ‘Nazileştirerek’ Türkiye’nin AB adaylığını engellemek. (1) Ama bu ayrı bir konu...

Senato da cevaz verirse artık top Fransız Yargısı’nda olacak.

Türkiye’de ‘kuvvetler ayrılığı’ iktidar tarafından lağvedildi.

Bakalım Fransız adaleti tarafsız ve âdil kalmayı becerebilecek mi.

Bakalım Fransız hâkimi, pek çok aydın gibi, ‘kanunla tescil edilmiş soykırımları tanımamayı cezalandıran’ bu saçma sapan yasayı ‘düşünce ve ifade özgürlüğüne dolayısıyla anayasaya aykırı’ diye geçersiz ilan etmeye cesaret edecek mi.

Şaşarım, çünkü o Fransız hâkimi ki son dönemlerde insanların ‘en özeline’ kadar müdahale etmeyi bir hâk olarak kabul ediyor.

Yani insanların vicdanına değil, cinselliğine bile el atıyorlar.

Buraya kadar işin bağlama kısmıydı. Gelelim asıl konumuza.

*

Aix-en-provence İstinaf Mahkemesi Mayıs ayında tarihî bir karar verdi ve bir boşanma davasında kocayı ‘21 yıllık evlilik hayatında karısıyla yeteri kadar cinsel ilişkiye girmediği’ gerekçesiyle kusurlu bularak boşadı ve hatta 10 bin avro tazminat ödemeye mahkum etti.

Fransa’da evlilik kurumu ve evlenme prosedürü Fransız Devrimi’ne kadar tamamen Kilise’nin yetki alanındaydı.

Her ne kadar 1791 Anayasası evliliği bir ‘laik kurum’ haline getirse de, hâkimlerin (ve toplumun büyük bir kesiminin) kafası değişmediği için, evlilik laikleştirilemedi.

Hâkimlerin verdiği kararlar gösteriyor ki evlilik hâlâ ‘cinsel aşırılıkları engellemek’ için ‘toplumsal olarak kabul edilmiş cinsel ilişkinin kanunî ve muşru çerçevesi’ olarak görülüyor.

Medeni Kanun, evlilik kurumunun hem manevî şartlarını belirliyor (tarafların rızası), hem de (kadın en az ... erkek en az ... yaşında olacak, evlenecek çiftlerin biri kadın diğeri erkek olacak, ensest sayılacak kadar yakın akraba olmayacaklar gibi) fizik kurallarını koyuyor.

Hatta, devlet, kanun ve içtihat yoluyla, bu tek eşli heteroseksüel birleşmenin aile kurumu içinde icra edilmesini emretmekle kalmıyor, ‘çoğalmak’ (çocuk yapmak) maksadıyla, belli bir sıklıkla ve hatta hangi yoldan (hadi söyleyelim: vajinal olacak) yapılacağını bile belirliyor.

Hatta hatta cinsel birleşmenin ‘aşk ilişkisine dayanması’ kuralını bile getiriyor.

Öyle ya ‘cinsel hizmeti karşılığında kadının para alması’ fiilini hâkim geçersiz ve ‘kamu ahlâkına mugayır’ olarak değerlendiriyor.

Üstelik hâkim ‘karılık-kocalık görevi’ adını verdiği sübjektif bir kavrama dayanarak insanların cinsel hayatını düzenleme hakkını kendinde buluyor.

Her ne kadar zina suç olmaktan çıksa da, boşanma davalarında eşini aldatan taraf kusurlu ilan ediliyor.

(Bu arada Fransa gibi bir ülkede bile, boşanan taraflardan birinin eşcinsel olması davanın gidişatını etkileyebiliyor.)

Fransız Medeni Kanunu (Md. 212) ‘Eşler birlikte yaşamayı karşılıklı olarak kabul etmiş sayılırlar’ diyor.

Hem aynı çatı altında hem de aynı yatakta!

Hasılı, devletin ‘resmî’ evlilik anlayışına göre, evlilikte cinsellik bir ‘görev’ olarak kabul ediliyor.

İki yönlü bir görev.

Nefatif: Üçüncü bir şahısla cinsel ilişkiyi yasaklayarak (sadakat)

Pozitif: Eşiyle düzenli, yeterli ve kaliteli cinsel ilişkiye girerek (karılık-kocası görevi)

Üstelik bu iki görev de ‘kamusal’ görevler.

Yani evlenen çiftler, sadakat veya karılık-kocalık görevini ortadan kaldıran veya kısıtlayan bir özel sözleşme imzalayamıyorlar.

Dahası da var...

Yeteri kadar’ cinsel ilişkiye girmemek kabahat ve boşanma ve hatta tazminat sebebiyse...

gereğinden fazla’ cinsel ilişki de öyle. Fazla aktif olmak da boşanma hatta tazminat sebebi.

O zaman cinsel ilişkinin sayısını kim belirleyecek? diyeceksiniz. Merak etmeyin, hâkimler onu da düşünmüş.

1992’de görülen bir davada, Saintes Mahkemesi kararını ‘Fransız eşler arasında yaygın olan ortalama haftada bir cinsel ilişkidir’ şeklinde bir hükme dayandırmıştı.

Hasılı, kim, kiminle, ne zaman, hangi ortamda, kaç kere, hatta hangi yoldan (2) cinsel ilişkiye girecek, buna 2011’de kanunlar ve içtihat yoluyla hâkim karar veriyor.

Paris-Ouest Üniversitesi’nden Doçent Daniel Borillo, benim bu bilgileri aşırdığım (3) makalesini şöyle bitiriyor:

Kanonik (kilisenin koyduğu) kanunların bir kalıntısı olan ‘kusur - kabahat’ kavramı Fransız hukukundan temizlenmedikçe, Devlet’in yatak odamıza hatta koynumuza girmesini engelleyemeyiz.

*

Eveeet! İlginç diye bu konuyu size uzun uzun anlattım da, geldik zurnanın zırt dediği yere:

1- Konuyu bize yani Türkiye’ye nasıl bağlayacağız?

Laikliğin Anayasa’ya 1905’te girdiği, cinsel özgürlüğün anavatanı olarak kabul edilen Fransa’da durum böyleyse, varın siz Türkiye’yi düşünün... diyebiliriz mesela.

Olmadı, bizim böyle bir sorunumuz yok; çünkü bizde devlet bireylerin cinsel hayatını düzenlemek ne kelime, bireylerle daima cinsel ilişki halindedir, de diyebiliriz.

2- Daha da zoru, konuyu insan kaynaklarına nasıl bağlayacağız?

Bu yazıya konu olan ‘fiil’ her zaman ve her yerde ‘insan kaynakları üretiminin’ tek yöntemi olmuştur, dersek kurtarırız diye umuyorum.

Şimdilik...


(1) Le Monde, 28.12.2011
(2) Kanun koyucuya ve hâkime kızıyoruz, ama yine de cinsel ilişkinin laikleştiğini ve özgürleştiğini teslim etmek lazım. Malum, bu işlere kilisenin baktığı günlerde, papazlar, cinsel ilişkiye ‘hangi pozisyonda’ (misyoner pozisyonu) girilmesi gerektiğine dahi karışıyorlardı. Epey yol alındı demektir...
(3) Le Monde, 17.12.2011

03.01.2012 15:35:16

Serap'tan beni ağlatan haber geldi...


Yarım dakika önce cep telefonum çaldı.

Arayan Serap'tı:

- Serap ben İzmir'den...

- Sonuç ne Serap?

- Tahliller temiz çıktı Serdar Bey! İnterneti filan bekleyemedim, hemen haber vereyim dedim!

- ...

- Bizimkilere siz haber verir misiniz, merak ederler şimdi!

Kimdir, nedir bilmiyorum ama...

Umut'umuza güzel babacığını, Serap'ımıza kocasını bağışlayan kimse, ona minnettarız!

  


 

03.01.2012 14:37:20

Karakolda dövecek kadın kalmayacak


1996’da Tansu Çiller’in Başbakan, Necmettin Erdoğan’ın Başbakan Yardımcısı olduğu (ne felaketler gördü bu memleket!) hükümete sunulan, MGK’nın Kürt Raporu’nda şöyle bir tespit ve bir öneri varmış:

Böyle giderse 2010 yılında nüfusun yüzde 40’ı, 2025 yılında ise yarısı Kürt olacak. 2025’ten sonra Kürtler Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğu ele geçirecekler... İleride vahim sonuçlar doğmaması için 3 çocuktan fazla yapanlara cezai müeyyide getirilmeli; çocuk sayısı az olanlar ise teşvik edilmeli.

Bakanlar Kurulu’na gelen bu rapor, kendi de Kürt olan Devlet Bakanı Salim Ensarioğlu’nun itirazı üzerine MGK’ya iade edilmiş. (Ömer Şahin’in haberi, Radikal, 11 Aralık)

Kürt nüfusunun Türk nüfusunu geçeceği ve Kürtler’in demokratik yoldan Türkiye’yi ‘ele geçireceği’ inancı ve korkusu eskidir.

Hangi Kürt politikacıydı unuttum ‘Siz bizim devleti silahla ele geçireceğimizden korkuyorsunuz, ama biz Türkiye’yi ....mizle ele geçireceğiz’ diyen?

Konuyla ilgisi yok ama, nüfus ve doğum deyince aklıma geldi...

Türkiye’de her yıl ortalama 1.260.000 çocuk dünyaya geliyor.

İlginçtir doğum sayısı 2001’de 1.320.000 iken (herhalde ekonomik kriz sebebiyle) 2003’te en düşük seviyesine, 1.193.000’e düşmüş, sonra tekrar yükselerek 1.260.000’i bulmuş.

Türkler’in yeniden canlanan çocuk yapma hevesinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarıyla aynı döneme rastlaması takdiri ilahi olsa gerek.

Çünkü o tarihte henüz Başbakan ‘3 çocuk yapın’ dememişti.

Acaba Erdoğan bu çağrıyı yaparken genelde, dini ne olursa olsun, dincilerin benimsediği ‘popülasyonizm’ saiki ile mi konuşuyordu, yoksa bu da ‘Kürt Sorunu’nun çözüm yöntemlerinden biri miydi?

Türkiye’de doğan her bin çocuktan 515’i erkek, 485’i kız. Yani cinsiyet rasyosu (erkek doğumu/kız doğumu) 106 civarında. (AB ortalaması da 105)

Hasılı her yıl piyasaya 35.000 ‘erkek fazlası’ yani potansiyel ‘abazan’ salınıyor ki, ayrı bir konu.

2 Haziran’da Paris’te bir araya gelen AB’li demograflar, özellikle 3 Kafkas ülkesinin durumunu tartıştılar:

Şu anda 100 kız çocuğuna karşı Gürcistan’da 112, Ermenistan’da 116, Azerbaycan’da 117 erkek çocuk dünyaya geliyormuş.

Arnavutluk, Kosova ve Karadağ gibi Balkan ülkelerinde eğilim aynı imiş.

Bu (görece az gelişmiş) toplumlarda zaten erkek çocuk tercih ediliyor. Erkek/kız dengesinin giderek bozulmasını ise, demograf Christophe Guilmoto şu 3 faktöre bağlıyor:

(1) Kadının ikinci sınıf görüldüğü ‘erkek-soylu’ (yani soyun, soyadının, malk-mülkün babadan geçtiği) toplumlarda erkek çocuğa olan düşkünlük;

(2) Çocuğun cinsiyetini önceden öğrenmeye (ve dolayısıyla kız ise aldırmaya veya düşürmeye) imkan veren yeni tıbbi teknikler ve bunlara erişimin özel hastaneler ve özel sigortalar sayesinde kolaylaşması;

(3) Ve kimi ülkelerde devletin mecbur ettiği, yahut ailelerin ekonomik vb sebeplerle uyguladığı ‘az çocuk’ hatta ‘tek çocuk’ politikası sebebiyle istendiği kadar erkek çocuk yapma ya da erkek çocuk yapana kadar doğurma olasılığının azalması. (Le Monde, 6 Aralık)

Söz konusu 3 Kafkas ülkesinde, bu faktörlere ilaveten (bütün eski komünist ülkelerde olduğu gibi) kadınların kürtajı, doğum kontrolüne tercih etmesi de sayılıyor.

Peki bu dengesizlik (= erkek fazlası) nasıl bir sonuç doğuracak?

Erkek çocukların tercih edildiği toplumların genelde kadın haklarına saygısız toplumlar oluşunun ötesinde,

(1) 20-25 yıl içinde (bugün Çin ve Hindistan’da olduğu gibi) evlenme yaşında genç kız açığı ortaya çıkacak. (Söz konusu iki ülkede eşcinselliğin artışı da bu dengesizliğe bağlanıyor.)

(2) Evliliğin çok önemli olduğu ülkelerde ‘evlenecek kız açığı’ iç göçlere ve sosyal huzursuzluğa sebep olacak.

(3) Başlık parası olan ülkelerde fakirler eş bulmakta daha da zorlanacak, borçlanacak, daha da fakirleşecek.

İsviçreli sosyalist parlamenter Doris Stump’un bu konudaki bir raporunun son noktası ise vurucu:

Doğum öncesi cinsiyet seçimine kesinlikle karşı çıkılmalı, çünkü bu, cinsiyet ayrımcılığına dayanan ve kadına karşı şiddeti güçlendiren bir kafa yapısının sonucu!

(4) Böyle giderse, alimallah, erkekler evde, polisler karakolda dövecek kadın bulamayacaklar!

Bu son maddeyi kim ekledi buraya yahu?

 

Hürriyet İK, 18.12.2011

 

01.01.2012 12:33:01

2012'de bari...


30.12.2011 10:43:13

Ve de ayrıca üstelik GÜLPARE


Yaşı tutanlar hatırlar (Kemal amcanız yaşı sebebiyle unutmuş da olabilir) eskiden gazino afişlerinde assolist

VE DE, AYRICA, ÜSTELİK... diye anons edilirdi.

Ben de diyorum ki

UMUMİ İSTEK ÜZERİNE VE DE, AYRICA, ÜSTELİK GÜLPARE

(kendi seçtiği ve size yılbaşı hediyesi olarak sunduğu nostaljik müzik eşliğinde)

http://www.youtube.com/watch?v=xMtMizTPNu0


 

 

 

26.12.2011 08:01:52

Günaydııın!


Günaydın!

Çeteye iyi haftalar...

Yılbaşında kim ne yapmayı düşünüyor acep?

Mustafa Bey dostumdan şöyle acılı bir Yılbaşı anısı bekliyoruz.

Derya'nın da bize anlatacaı bir şey vardır elbet...

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ...

Editörden Tutulanlar İnceleme Buluş Trend Haber Yeni Ürün